İsmail ER
Köşe Yazarı
İsmail ER
 

Sözün Sorumluluğu: Siyasette Tehlikeli Dil ve “Kalemi Kırıldı” Sözü

    Siyasette bazen bir cümle, uzun konuşmalardan çok daha fazla iz bırakır. Çünkü söz yalnızca söylendiği anda kalmaz; toplumun hafızasına yerleşir, farklı anlamlara çekilebilir ve kimi zaman siyasi gerilimin büyümesine neden olabilir. Alparslan Kuytul’un sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamalarda, hakkında herhangi bir suç dosyası bulunmadığını ifade ettiğini görüyoruz. Elbette bir kişi hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu muamelesi yapmak hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz. Ancak benim üzerinde durduğum mesele başka. Burada tartışılması gereken yalnızca bir insanın kendisi hakkında ne söylediği değil, kamuoyuna hitap eden kişilerin kullandıkları siyasi ve toplumsal ifadelerin taşıdığı sorumluluktur. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı hakkında “kalemi kırıldı” şeklinde bir ifade kullanıldığında bunun sıradan bir siyasi eleştiri olarak görülüp görülemeyeceğini tartışmak gerekir. Çünkü kelimelerin sözlük anlamları kadar toplumda oluşturduğu çağrışımlar da önemlidir. “Kalemi kırıldı” sözü siyaseten “devri bitti”, “kararı verildi” veya “artık yolun sonuna geldi” anlamında kullanılmış olabilir. Fakat böylesine sert ve çağrışımı güçlü bir ifadenin, özellikle siyasi tansiyonun yüksek olduğu bir ülkede, farklı kesimler tarafından çok daha ağır biçimde algılanabileceği de göz ardı edilmemelidir. Eleştiri herkesin hakkıdır. Cumhurbaşkanı da eleştirilebilir, hükümet de eleştirilebilir, muhalefet de eleştirilebilir. Devlet kurumlarının uygulamaları sorgulanabilir, siyasi kararlar çok sert biçimde eleştirilebilir. Demokrasinin gereği budur. Ancak eleştiri başka, tehdit olarak algılanabilecek bir dil başka, hedef gösterme başka, toplumsal gerilimi yükseltecek söylemler ise bambaşka bir meseledir. Benim itirazım tam olarak burada başlıyor. Bir ülkede insanların birbirlerinin “kaleminin kırılmasından” söz etmeye başladığı bir siyasi dil hâkim olursa, yarın aynı dilin başka insanlara yönelmesini engellemek zorlaşır. Siyasetin dili bir bumerang gibidir. Bugün rakibinize yönelttiğiniz ölçüsüz bir ifade, yarın size dönebilir. Bu nedenle kamuoyunda etkisi bulunan herkes söylediği sözün yalnızca niyetinden değil, doğurabileceği sonuçlardan da sorumluluk duymalıdır. Elbette burada hiç kimseyi peşinen suçlu ilan etmek, hakkında hüküm vermek veya başka kişilerle aynı kefeye koymak doğru değildir. Özellikle Fetullah Gülen gibi Türkiye'nin yakın tarihinde çok ağır tartışmaların ve yargı süreçlerinin merkezinde bulunan bir isimle herhangi bir kişiyi somut hukuki dayanak olmadan doğrudan eşitlemek son derece ağır bir itham olur. Hukuk devletinde suç şahsidir. İddia delille, suçlama hukukla, hüküm ise bağımsız yargı süreciyle ortaya konulur. Fakat geçmişte yaşadığımız acı tecrübelerden ders çıkarmak da zorundayız. Devlet kurumlarını tartışmanın, hükümeti eleştirmenin veya siyasi iktidara karşı çıkmanın demokratik zeminde elbette yeri vardır. Fakat toplumdaki kutuplaşmayı artırabilecek, tehdit olarak yorumlanabilecek veya insanların birbirlerini düşman olarak görmesine yol açabilecek bir siyasi dilin normalleşmesine de karşı çıkmalıyız. Bu konuda ölçümüz kişilere göre değişmemelidir. İktidar söylerse yanlış olan bir söz, muhalefet söylediğinde doğru hale gelmez. Muhalefetin söylediğinde tehlikeli olan bir söz de iktidar tarafından söylendiğinde masum sayılamaz. Sözün sorumluluğu makamdan, partiden, cemaatten, ideolojiden ve kişiden bağımsız olmalıdır. Benim çağrım bu nedenle açık ve nettir: Türkiye’de herkes konuşabilmeli. Herkes eleştirebilmeli. Herkes düşüncesini özgürce ifade edebilmeli. Ancak hiç kimse sözünün sınırını ve taşıdığı sorumluluğu unutmamalıdır. Çünkü demokrasi yalnızca konuşma özgürlüğünden ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda söylediğimiz sözlerin toplumsal sonuçlarını düşünme sorumluluğudur. Alparslan Kuytul da dahil olmak üzere kamuoyuna hitap eden herkes, devlet yöneticilerini veya siyasi aktörleri eleştirirken kullandığı ifadelerin toplum üzerinde nasıl karşılık bulabileceğini hesaba katmalıdır. Aynı sorumluluk devlete de düşmektedir. Devlet vatandaşının ifade özgürlüğünü hukuk çerçevesinde korumalıdır. Bir açıklamanın suç oluşturup oluşturmadığına sosyal medya mahkemeleri, siyasi gruplar veya karşıt görüşlü insanlar değil, hukuk karar vermelidir. Varsa suç niteliğindeki bir eylem veya söz, kişinin kimliğine, dünya görüşüne ya da siyasi pozisyonuna bakılmaksızın hukuk önünde değerlendirilmelidir. Yoksa da insanlar yalnızca düşünceleri nedeniyle suçlu ilan edilmemelidir. Hukuk devleti tam olarak bunu gerektirir. Türkiye'nin ihtiyacı ne tehdit dilidir ne de susturma siyaseti. Türkiye'nin ihtiyacı hukuk, adalet, sağduyu ve sorumlu siyasettir. Benim itirazım bir insanın düşüncesine değil, sözün ölçüsüzleşmesine ve siyasetin tehdit çağrışımları taşıyan bir dil üzerinden yürütülmesine yöneliktir. Çünkü bugün bir başkasının “kaleminin kırılmasını” normalleştiren siyasi dil, yarın başka insanların kalemlerinin kırılmasına da zemin hazırlayabilir. Oysa bizim ihtiyacımız birbirimizin kalemini kırmak değildir. Bu ülkenin ihtiyacı kalem kırmak değil, kalemle konuşmaktır.
Ekleme Tarihi: 20 Ağustos 2026 -Perşembe
İsmail ER

Sözün Sorumluluğu: Siyasette Tehlikeli Dil ve “Kalemi Kırıldı” Sözü

 

 

Siyasette bazen bir cümle, uzun konuşmalardan çok daha fazla iz bırakır. Çünkü söz yalnızca söylendiği anda kalmaz; toplumun hafızasına yerleşir, farklı anlamlara çekilebilir ve kimi zaman siyasi gerilimin büyümesine neden olabilir.

Alparslan Kuytul’un sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamalarda, hakkında herhangi bir suç dosyası bulunmadığını ifade ettiğini görüyoruz. Elbette bir kişi hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu muamelesi yapmak hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz.

Ancak benim üzerinde durduğum mesele başka.

Burada tartışılması gereken yalnızca bir insanın kendisi hakkında ne söylediği değil, kamuoyuna hitap eden kişilerin kullandıkları siyasi ve toplumsal ifadelerin taşıdığı sorumluluktur.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı hakkında “kalemi kırıldı” şeklinde bir ifade kullanıldığında bunun sıradan bir siyasi eleştiri olarak görülüp görülemeyeceğini tartışmak gerekir.

Çünkü kelimelerin sözlük anlamları kadar toplumda oluşturduğu çağrışımlar da önemlidir.

“Kalemi kırıldı” sözü siyaseten “devri bitti”, “kararı verildi” veya “artık yolun sonuna geldi” anlamında kullanılmış olabilir. Fakat böylesine sert ve çağrışımı güçlü bir ifadenin, özellikle siyasi tansiyonun yüksek olduğu bir ülkede, farklı kesimler tarafından çok daha ağır biçimde algılanabileceği de göz ardı edilmemelidir.

Eleştiri herkesin hakkıdır.

Cumhurbaşkanı da eleştirilebilir, hükümet de eleştirilebilir, muhalefet de eleştirilebilir. Devlet kurumlarının uygulamaları sorgulanabilir, siyasi kararlar çok sert biçimde eleştirilebilir.

Demokrasinin gereği budur.

Ancak eleştiri başka, tehdit olarak algılanabilecek bir dil başka, hedef gösterme başka, toplumsal gerilimi yükseltecek söylemler ise bambaşka bir meseledir.

Benim itirazım tam olarak burada başlıyor.

Bir ülkede insanların birbirlerinin “kaleminin kırılmasından” söz etmeye başladığı bir siyasi dil hâkim olursa, yarın aynı dilin başka insanlara yönelmesini engellemek zorlaşır.

Siyasetin dili bir bumerang gibidir.

Bugün rakibinize yönelttiğiniz ölçüsüz bir ifade, yarın size dönebilir.

Bu nedenle kamuoyunda etkisi bulunan herkes söylediği sözün yalnızca niyetinden değil, doğurabileceği sonuçlardan da sorumluluk duymalıdır.

Elbette burada hiç kimseyi peşinen suçlu ilan etmek, hakkında hüküm vermek veya başka kişilerle aynı kefeye koymak doğru değildir.

Özellikle Fetullah Gülen gibi Türkiye'nin yakın tarihinde çok ağır tartışmaların ve yargı süreçlerinin merkezinde bulunan bir isimle herhangi bir kişiyi somut hukuki dayanak olmadan doğrudan eşitlemek son derece ağır bir itham olur.

Hukuk devletinde suç şahsidir.

İddia delille, suçlama hukukla, hüküm ise bağımsız yargı süreciyle ortaya konulur.

Fakat geçmişte yaşadığımız acı tecrübelerden ders çıkarmak da zorundayız.

Devlet kurumlarını tartışmanın, hükümeti eleştirmenin veya siyasi iktidara karşı çıkmanın demokratik zeminde elbette yeri vardır. Fakat toplumdaki kutuplaşmayı artırabilecek, tehdit olarak yorumlanabilecek veya insanların birbirlerini düşman olarak görmesine yol açabilecek bir siyasi dilin normalleşmesine de karşı çıkmalıyız.

Bu konuda ölçümüz kişilere göre değişmemelidir.

İktidar söylerse yanlış olan bir söz, muhalefet söylediğinde doğru hale gelmez.

Muhalefetin söylediğinde tehlikeli olan bir söz de iktidar tarafından söylendiğinde masum sayılamaz.

Sözün sorumluluğu makamdan, partiden, cemaatten, ideolojiden ve kişiden bağımsız olmalıdır.

Benim çağrım bu nedenle açık ve nettir:

Türkiye’de herkes konuşabilmeli.

Herkes eleştirebilmeli.

Herkes düşüncesini özgürce ifade edebilmeli.

Ancak hiç kimse sözünün sınırını ve taşıdığı sorumluluğu unutmamalıdır.

Çünkü demokrasi yalnızca konuşma özgürlüğünden ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda söylediğimiz sözlerin toplumsal sonuçlarını düşünme sorumluluğudur.

Alparslan Kuytul da dahil olmak üzere kamuoyuna hitap eden herkes, devlet yöneticilerini veya siyasi aktörleri eleştirirken kullandığı ifadelerin toplum üzerinde nasıl karşılık bulabileceğini hesaba katmalıdır.

Aynı sorumluluk devlete de düşmektedir.

Devlet vatandaşının ifade özgürlüğünü hukuk çerçevesinde korumalıdır. Bir açıklamanın suç oluşturup oluşturmadığına sosyal medya mahkemeleri, siyasi gruplar veya karşıt görüşlü insanlar değil, hukuk karar vermelidir.

Varsa suç niteliğindeki bir eylem veya söz, kişinin kimliğine, dünya görüşüne ya da siyasi pozisyonuna bakılmaksızın hukuk önünde değerlendirilmelidir.

Yoksa da insanlar yalnızca düşünceleri nedeniyle suçlu ilan edilmemelidir.

Hukuk devleti tam olarak bunu gerektirir.

Türkiye'nin ihtiyacı ne tehdit dilidir ne de susturma siyaseti.

Türkiye'nin ihtiyacı hukuk, adalet, sağduyu ve sorumlu siyasettir.

Benim itirazım bir insanın düşüncesine değil, sözün ölçüsüzleşmesine ve siyasetin tehdit çağrışımları taşıyan bir dil üzerinden yürütülmesine yöneliktir.

Çünkü bugün bir başkasının “kaleminin kırılmasını” normalleştiren siyasi dil, yarın başka insanların kalemlerinin kırılmasına da zemin hazırlayabilir.

Oysa bizim ihtiyacımız birbirimizin kalemini kırmak değildir.

Bu ülkenin ihtiyacı kalem kırmak değil, kalemle konuşmaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ortachaber.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.