Bir ülkenin ekonomisi yalnızca ekranlarda yanıp sönen rakamlardan ibaret değildir.
Doların kaç lira olduğu, altının hangi seviyeye çıktığı, enflasyonun yüzde kaç açıklandığı sadece ekonomistlerin tartışacağı teknik veriler değildir. O rakamların arkasında emeklinin pazar filesi, işçinin maaşı, esnafın siftahı, gencin gelecek umudu ve milyonlarca ailenin geçim mücadelesi vardır.
Bugün döviz kurlarına ve Türk lirasının yıllar içerisinde yaşadığı değer kaybına baktığımızda insanın aklına ister istemez geçmişte yapılan çağrılar geliyor.
Bir dönem vatandaşa açık açık:
“Dolarınızı bozdurun, Türk lirasına sahip çıkın.”
denildi.
Döviz bozdurma kampanyaları düzenlendi. Dolarını bozdurduğunu belgeleyen vatandaşlara çeşitli ürünlerin hediye edildiği kampanyalar yapıldı. Televizyonlarda dolar bozduranlar gösterildi, meydanlardan milli dayanışma çağrıları yükseldi.
Hatta hafızalara kazınan o söz söylendi:
“Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var.”
Peki aradan geçen yılların ardından bugün nerede duruyoruz?
Dolar yükseldi.
Türk lirası ciddi ölçüde değer kaybetti.
Vatandaşın satın alma gücü düştü.
Şimdi geçmişte kendisine “Dolarını boz” denilen vatandaşın sormaya hakkı yok mu?
“Ben o gün üzerime düşeni yaptım. Dolarımı bozdurdum. Peki bugün kaybettiğim değerin hesabını kim verecek?”
İşte cevaplanması gereken asıl soru budur.
MESELE DOLAR DEĞİL, GÜVEN MESELESİDİR
Kimse meseleyi başka yere çekmesin.
Burada tartışılan vatandaşın dolar alması, satması veya altına yatırım yapması değildir. Vatandaş elindeki üç kuruş birikimini istediği şekilde değerlendirebilir.
Asıl mesele, devletin ve siyasetin vatandaşın ekonomik davranışlarını etkileyen çağrılar yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuç karşısındaki sorumluluğudur.
Devlet yönetmek, vatandaşa “Dövizini boz” demekle bitmez.
Asıl mesele Türk lirasını vatandaşın gönül rahatlığıyla elinde tutabileceği kadar güçlü hale getirebilmektir.
Türk lirasına güven sloganla sağlanmaz.
Güven; üretimle sağlanır.
Güven; düşük ve öngörülebilir enflasyonla sağlanır.
Güven; hukukla, liyakatle, şeffaflıkla ve öngörülebilir ekonomi politikalarıyla sağlanır.
Yatırımcı yarın hangi kuralla karşılaşacağını bilmiyorsa, esnaf sattığı ürünü yerine hangi fiyatla koyacağını hesaplayamıyorsa, vatandaş maaşının birkaç ay sonra ne kadar satın alma gücü kalacağını kestiremiyorsa orada çözülmesi gereken ciddi bir güven problemi vardır.
HAMASETLE EKONOMİ YÖNETİLMEZ
Siyasetin en büyük hatalarından biri ekonomik gerçekleri sloganlarla değiştirebileceğini düşünmesidir.
Değiştiremezsiniz.
Hamasetle ekonomi yönetilmez.
“Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” sözü siyasi bir meydan okuma olarak alkışlanabilir. İnanç elbette insanın en önemli manevi dayanaklarından biridir.
Ancak Allah'a inanmak başka, ekonomi biliminin gerçeklerini görmezden gelmek başka şeydir.
Faiz, enflasyon, üretim, yatırım, bütçe disiplini, cari açık, rezervler ve güven gibi meselelerin çözümü slogan değil, doğru politikadır.
Markette kasaya geldiğinde vatandaşın karşısına slogan çıkmıyor.
Fiyat çıkıyor.
Akaryakıt istasyonunda hamaset geçmiyor.
Litre fiyatı geçiyor.
Ev sahibi kirayı sloganla istemiyor.
Parayla istiyor.
Çocuğunu okutan aile okul masraflarını nutukla ödemiyor.
Türk lirasıyla ödüyor.
Öyleyse vatandaşın cebindeki Türk lirasının değerini korumak, ekonomi yönetiminin en temel sorumluluklarından biridir.
VATANDAŞ FEDAKÂRLIK YAPTI, PEKİ SONUÇ?
Bu millet gerektiğinde fedakârlık yapmasını bilir.
15 Temmuz'da da bilir.
Depremde de bilir.
Yangında da bilir.
Ekonomik sıkıntıda da bilir.
Devletinin yanında durması gerektiğinde bu milletin nasıl kenetlendiğini defalarca gördük.
Ama fedakârlık tek taraflı olmaz.
Vatandaşa sürekli:
“Sabret.”
“Dişini sık.”
“Biraz daha bekle.”
“Dövizini boz.”
“Altınını ekonomiye kazandır.”
deniliyorsa vatandaşın da yönetenlere sorma hakkı vardır:
“Ben üzerime düşeni yaptım. Siz ne yaptınız?”
Bu soru düşmanlık değildir.
Bu soru muhalefet etmek için de sorulmuyor.
Bu, vatandaşın yönetenlerden hesap sorma hakkıdır.
Çünkü demokrasi sadece sandığa gidip oy vermek değildir. Demokrasi aynı zamanda yönetenlerin yaptıklarının sonucunu millete açıklamasıdır.
TÜRK LİRASI NEDEN DEĞER KAYBETTİ?
Yıllardır sürekli “Dolar neden yükseliyor?” diye soruyoruz.
Belki de soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
Türk lirası neden değer kaybediyor?
Asıl üzerinde durulması gereken budur.
Çünkü dolar sadece Türkiye'de kullanılan bir para değildir. Dünyanın birçok ülkesinde ekonomik dalgalanmalar yaşanıyor.
Ama bizim meselemiz kendi paramızdır.
Türk lirasının satın alma gücüdür.
Emeklinin maaşıdır.
Asgari ücretlinin sofrasıdır.
Esnafın sermayesidir.
Sanayicinin maliyetidir.
Gencin geleceğidir.
Bir emekli birkaç yıl önce maaşıyla alabildiği ürünlerin bugün çok daha azını alabiliyorsa ortada yalnızca “dolar yükseldi” diyerek açıklanamayacak bir sorun vardır.
Bir işçinin maaşı daha cebine girmeden kira, fatura, gıda ve ulaşım giderleri arasında eriyorsa bunu sorgulamak gerekir.
Bir esnaf sattığı malı aynı fiyattan yerine koyamıyorsa bunu konuşmak gerekir.
Bir genç çalışmasına rağmen ev kurmayı, otomobil almayı, hatta kiraya çıkmayı hayal etmekte zorlanıyorsa bunun nedenlerini araştırmak gerekir.
Bunları söylemek Türkiye'yi kötülemek değildir.
Tam tersine, Türkiye'nin daha güçlü olmasını istemektir.
SİYASETÇİNİN GÖREVİ MASAL ANLATMAK DEĞİL, HESAP VERMEKTİR
Vatandaş artık rakamlardan çok yaşadığı hayata bakıyor.
“Enflasyon düşüyor” denildiğinde marketteki etikete bakıyor.
“Ekonomi büyüyor” denildiğinde cebindeki paraya bakıyor.
“Refah artıyor” denildiğinde evinin mutfağına bakıyor.
Çünkü vatandaş için ekonominin gerçek göstergesi televizyon ekranındaki grafik değil, ay sonunda cebinde kalan paradır.
Bu nedenle siyasetin görevi gerçekleri süslemek değildir.
Siyasetçinin görevi vatandaşa masal anlatmak hiç değildir.
Siyasetçinin görevi çözüm üretmek ve gerektiğinde hesap vermektir.
Geçmişte vatandaşa dolarını bozdurması çağrısı yapıldıysa bugün de çıkıp Türk lirasının neden bu noktaya geldiğini açıkça anlatmak gerekir.
Nerede hata yapıldı?
Hangi politikalar yanlış sonuç verdi?
Bundan sonra ne yapılacak?
Türk lirasının değerini korumak için hangi somut adımlar atılacak?
Enflasyon nasıl kalıcı biçimde düşürülecek?
Üretim nasıl artırılacak?
Vatandaşın satın alma gücü nasıl yeniden yükseltilecek?
Milletin duymak istediği artık bunlardır.
MİLLET SLOGAN DEĞİL, SONUÇ İSTİYOR
Türkiye'nin slogan sıkıntısı yok.
Türkiye'nin çalışmaya, üretmeye, güvene ve ekonomik istikrara ihtiyacı var.
Millet artık hamaset değil, çözüm istiyor.
Millet “Sabredin” sözünden önce alım gücünün yükseldiğini görmek istiyor.
Millet maaşına zam geldiği gün market fiyatlarının daha hızlı yükselmediği bir ekonomi istiyor.
Millet kazandığı paranın birkaç ay içerisinde erimediği bir düzen istiyor.
Ve en önemlisi vatandaş, kendi ülkesinin parasına güvenmek istiyor.
Türk lirasına gerçek itibarı kazandırmanın yolu da vatandaşa dolar bozdurma çağrısı yapmak değil, vatandaşın dolar tutmaya ihtiyaç duymayacağı ekonomik güven ortamını oluşturmaktır.
Aradaki fark budur.
SÖZÜN ÖZÜ
Dün vatandaşa:
“Dolarını boz.”
diyenler, bugün Türk lirasının geldiği noktayı da millete anlatmak zorundadır.
Çünkü vatandaşın hafızası vardır.
Ve bugün o vatandaş dönüp son derece basit bir soru soruyor:
“Ben o gün üzerime düşeni yaptım. Peki siz ne yaptınız?”
Bu sorunun cevabı yeni bir slogan olmamalıdır.
Rakamlarla, politikalarla, sonuçlarla ve sorumlulukla verilmelidir.
Çünkü siyaset alkış toplamak için değil, milletin derdine çare olmak için yapılır.
Ve unutulmamalıdır:
Millet fedakârlık yapıyorsa, yönetenler de hesap vermeyi bilmelidir.
Kalemimden…
