Rüyalar, Hz. İsa ve Manevî İşaretler Üzerine
Son zamanlarda dikkatimi çeken ilginç bir konu var: Bazı insanların rüyalarında Hz. İsa’yı gördüklerini anlatmaları…
İnsan ister istemez düşünüyor:
Neden özellikle Hz. İsa?
Neden başka peygamberleri rüyasında gördüğünü söyleyenlere daha az rastlıyoruz? Hz. İsa’yı gördüğünü ifade eden insanların anlattıkları arasında ortak noktalar var mı? Yoksa her rüya, kişinin kendi dünyasına, yaşadıklarına ve düşüncelerine göre farklı bir anlam mı taşıyor?
Son olarak Alparslan Kuytul’un da rüyasında Hz. İsa’yı gördüğünü ifade etmesi, benim açımdan bu soruları yeniden gündeme getirdi.
Ancak böylesine hassas bir konuda çok önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor.
Rüya, her şeyden önce kişisel bir tecrübedir.
Bir insan rüyasında bir peygamberi, dinî bir şahsiyeti veya kendisi için anlam taşıyan herhangi bir kişiyi gördüğünü söyleyebilir. Buna inanmak ya da inanmamak ayrı bir meseledir. Fakat bir kişinin böyle bir rüya gördüğünü söylemesi, o rüyanın mutlaka ilahî bir mesaj, gelecekten verilmiş bir haber veya toplumun tamamını ilgilendiren kesin bir işaret olduğu anlamına gelmez.
Çünkü rüyaların hakikatini ve gerçek anlamını en iyi bilen Allah’tır.
Bu nedenle özellikle dinî konularda rüyalar üzerinden kesin hükümler vermek, insanları yönlendirmek veya büyük sonuçlar çıkarmak konusunda son derece dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum.
Asıl üzerinde durulması gereken soru belki de şudur:
Neden insanlar bugün Hz. İsa’yı rüyalarında gördüklerini daha fazla anlatıyor?
Hz. İsa’nın İslam inancında çok özel bir yeri bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de adı geçen büyük peygamberlerden biridir. Bunun yanında toplumda Hz. İsa’nın dönüşü, kıyamet ve ahir zaman üzerine çok sayıda dinî anlatı, yorum ve tartışma bulunmaktadır.
Son yıllarda dünyada yaşanan savaşlar, toplumsal huzursuzluklar, ekonomik sıkıntılar ve gelecek kaygısı da insanları kıyamet, ahir zaman ve maneviyat üzerine daha fazla düşünmeye yöneltiyor olabilir.
İnsan zihninin gün içerisinde üzerinde yoğun olarak düşündüğü konuları rüyalarında görmesi de son derece doğaldır.
Dolayısıyla böyle bir rüyanın manevî bir anlam taşıdığına inanan biri olabilir; başka biri ise bunun tamamen bilinçaltının bir yansıması olduğunu düşünebilir.
Bence burada önemli olan, kişinin kendi gördüğü rüyayı mutlak hakikat olarak bütün topluma sunmamasıdır.
“Ben gördüm, öyleyse kesinlikle bir işarettir” yaklaşımı yerine;
“Bu rüya bana ne düşündürdü, benim hayatımda neyi sorgulamama neden oldu?”
diye sormak çok daha sağlıklı olacaktır.
Çünkü tarih boyunca rüyalar üzerinden çok büyük iddialar ortaya atılmıştır. İnsanlar gördükleri rüyaları bazen siyasete, bazen dine, bazen de geleceğe ilişkin kehanetlere dönüştürmüştür.
Oysa hakikatin ölçüsü yalnızca bir insanın gördüğü rüya olamaz.
Rüyalar insanı düşündürebilir.
Vicdanına dokunabilir.
Hayatını sorgulamasına vesile olabilir.
Fakat toplumu ilgilendiren büyük iddiaların delili haline getirildiğinde mesele başka bir noktaya taşınır.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim konu da tam olarak budur.
Hz. İsa’yı rüyamızda görüp görmediğimizden önce, onun temsil ettiği değerlere hayatımızda ne kadar yer verdiğimizi sorgulamalıyız.
Adalet…
Merhamet…
Doğruluk…
Mazlumun yanında durmak…
Haksızlığa karşı çıkmak…
İnsanı insan olduğu için değerli görmek…
Belki de bugün ihtiyacımız olan en büyük manevî işaret, bir rüyanın içerisinde değil; davranışlarımızın içerisinde saklıdır.
Kim kimi rüyasında gördü tartışmasından daha önemli bir soru vardır:
Biz hakikati ne kadar arıyoruz ve inandığımız değerleri hayatımıza ne kadar taşıyoruz?
Çünkü rüya görmek kolaydır.
Rüyayı büyük bir iddiaya dönüştürmek de kolaydır.
Asıl zor olan; adaleti, merhameti ve doğruluğu uyanıkken yaşayabilmektir.
Sonuçta rüyaların gerçek anlamını Allah bilir.
Bize düşen ise rüyaların peşinden kesin hükümler vermek değil, aklımızı, vicdanımızı ve inancımızı birlikte kullanarak hakikatin peşinden gitmektir.
