Ekonomiyi anlamak için her zaman uzun raporlara, karmaşık tablolara ya da teknik analizlere ihtiyaç yok. Bazen en gerçek veri, pazarda yaşanan birkaç dakikalık alışveriştir.
Bugün cebimizdeki en büyük banknot olan 200 TL ile pazara çıktığımızda karşılaştığımız tablo çok net bir gerçeği ortaya koyuyor: Alım gücü ciddi şekilde erimiş durumda. Bir kilo sebzenin bile hesap edilerek alındığı bir ortamda, ekonomik göstergelerin tek başına bir anlam ifade etmediğini görmek zor değil.
Yetkililer enflasyonun düştüğünü söylüyor. Kağıt üzerindeki veriler bunu işaret ediyor olabilir. Ancak asıl soru şu: Vatandaş ne hissediyor?
Çünkü ekonomi, sadece açıklanan oranlardan ibaret değildir. Ekonomi; mutfakta kaynayan tenceredir, pazarda uzatılan filedir, kasada yaşanan o kısa ama derin sessizliktir. Eğer bir vatandaş, cebindeki parayla temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, burada hissedilen enflasyon ile açıklanan enflasyon arasında ciddi bir kopukluk var demektir.
Bugün fiyatlar durmuyor. Ancak gelirler aynı hızda artmıyor. Bu dengesizlik, geniş kesimler için hayatı her geçen gün daha da zorlaştırıyor. İnsanlar artık alışveriş yaparken ihtiyaçlarını değil, eksiklerini hesaplıyor. Bir zamanlar “bunu da alayım” denilen günler geride kaldı. Şimdi çoğu kişi, “hangisinden vazgeçsem” sorusuyla baş başa.
Ekonomide güven, sadece sayılarla inşa edilmez. Güven, hissedilen bir duygudur. Vatandaşın hissetmediği bir iyileşme, ne kadar açıklanırsa açıklansın, gerçek karşılığını bulamaz. Eğer ekonomi gerçekten iyiye gidiyorsa, bunun ilk işareti pazarda, manavda, markette görülmelidir.
Sonuç olarak; ekonomi anlatılarla değil, yaşananlarla ölçülür. Ve bugün sokaktaki vatandaşın yaşadığı gerçek, anlatılan tabloyla örtüşmüyorsa, burada durup yeniden düşünmek gerekir.
Çünkü ekonomi en çok da halkın cebinde yazılır.
