Bir insanın canı bu kadar ucuz olabilir mi?
Bir genç kızın hayatı…
Birilerinin gücüyle, makamıyla, “nasıl olsa üstü örtülür” rahatlığıyla yok sayılabilir mi?
Asıl soru şu:
Bu kadar ağır bir iddianın gölgesinde, insan nasıl normal hayatına devam edebilir?
Eğer anlatılanlar doğruysa, burada sadece bir suç yok.
Burada bir düzen sorunu var.
Çünkü mesele, tek bir kişinin işlediği iddia edilen korkunç bir suçtan ibaret değil.
Onu saklayan, örtbas etmeye çalışan, delil karartan, yön saptıran bir zincirden söz ediliyor.
Ve bilinmelidir ki…
Bu zincirin her halkası, adaletin boynuna atılmış ayrı bir düğümdür.
Bir baba düşünün…
Evladını kaybetmiş.
Acısı tarifsiz.
Ama acısından daha ağır olan ne biliyor musunuz?
Gerçeğe ulaşamamak.
Kızının nerede olduğunu bilmeden yaşamak…
Yanlış yönlendirmelerle umutlandırılıp, sonra tekrar yıkılmak…
İşte bu, bir insanın taşıyabileceği en ağır yüklerden biridir.
Devlet dediğimiz yapı, en başta adaletle ayakta durur.
Gücünü makamdan değil, hukuktan alır.
Eğer birileri makamını kullanarak gerçeği gizliyorsa;
bu sadece bir suçu saklamak değildir.
Bu, aynı zamanda toplumun devlete olan güvenini de toprağa gömmektir.
Peki ya vicdan?
Gece başınızı yastığa koyduğunuzda…
İçiniz gerçekten rahat mı?
Bir annenin gözyaşı,
Bir babanın feryadı,
Bir genç kızın yarım kalan hayatı…
Bunların hiçbiri sizi rahatsız etmiyor mu?
İnsan nasıl yemek yer?
Nasıl su içer?
Nasıl uyur?
Bu soruların cevabı hukuk kitaplarında yazmaz.
Cevap, insanın kendi içinde saklıdır.
Adalet gecikirse, yara derinleşir.
Ama adalet hiç gelmezse…
O yara sadece bireyi değil, toplumu çürütür.
Bu yüzden mesele sadece bir olay değildir.
Bu mesele,
“Güç mü üstün, hukuk mu?” sorusunun tam ortasında duruyor.
Ve unutulmamalıdır:
Gerçek, er ya da geç ortaya çıkar.
Ama ortaya çıktığında, herkes kendi payına düşenle yüzleşir.
