“Namazımı kabul etti mi bilmiyorum ama namazına kabul etti…”
Ne kadar ince, ne kadar derin bir söz. İnsanın Rabbine karşı mahcubiyetini de barındırıyor, huzurunu da. Bu cümle, kulun kendi eksikliğini kabul ederken ilahi davetin büyüklüğünü fark edişini anlatıyor.
Kul, kıldığı namazın kabul olup olmadığını bilemez. Çünkü kabul makamı göktedir; hüküm yalnız Allah’a aittir. Ancak şunu bilir: Ezan okunduğunda çağrılmıştır. Seccadeye yöneldiğinde huzura çıkmasına izin verilmiştir. Secdeye vardığında başını koyacak bir rahmet kapısı açılmıştır. İşte asıl lütuf da budur.
Namazın kabul edilip edilmediğini bilmemek, insanı kibirden korur. “Oldu” deyip rahatlatmaz. Her vakitte yeniden o kapıyı çalmasını sağlar. Çünkü kul bilir ki ibadet, bir tamamlanmışlık değil; sürekli bir arayıştır. Ama namaza kabul edilmiş olmak… İşte bu, kalbe konulmuş en büyük davettir. Herkes o çağrıyı duymaz. Herkes o huzura duramaz.
Bazen beden namaza durur ama kalp uzaklarda olur. Bazen de insan yorgun, kırık, dağınık hâliyle gelir; ama yine de kabul edilir safın içine. Belki namazımız eksik… Belki aklımız dağılıyor, belki gözümüz saate kayıyor. Ama yine de “gel” denilmiş bize. İşte umut burada başlıyor.
Namaz, sadece bir ibadet değildir; bir kabul ediliş hâlidir. Gün içinde kirlenen ruhun yıkanmasıdır. İnsan dünyaya karışır, yorulur, kırılır… Sonra bir ezan sesiyle toparlanır. “Gel” denir. “Yeniden başla.”
Belki de mesele, namazımızın kabul edilip edilmediğini düşünmekten önce, namaza çağrılmış olmanın şükrünü bilmektir. Çünkü bazı kapılar zorlanarak açılır, bazıları ise davetle…
Ve en güzeli şu: Kul her secdede biraz daha arınır. Belki bugün kabul olmadı diye korkar, ama yarın yine gelir. Çünkü bilir ki kapı açık… Yeter ki vazgeçmesin.
Biz ibadeti kusursuz yapamayabiliriz. Ama samimi yapabiliriz. Ve çoğu zaman en büyük anahtar, kusursuzluk değil; samimiyettir.
