Günümüz siyasetinde en çok karıştırılan kavramlardan biri de “dava” ile “yapı” arasındaki farktır. Oysa bu iki kavram, özünde birbirinden tamamen ayrıdır. Biri yürekte taşınır, diğeri duvarda asılı kalır.
Benim için ülkücülük; bir tabelaya, bir koltuğa ya da dar siyasi kalıplara sığdırılamayacak kadar köklü ve derin bir duruştur. Bu sadece bir kimlik değil; aynı zamanda bir ahlak, bir karakter ve bir vicdan meselesidir. Çünkü insanı değerli kılan şey, hangi partide olduğu değil; hangi değerler uğruna dimdik ayakta durabildiğidir.
Hayatım boyunca ülkücülüğü hiçbir zaman bir partinin sınırlarına hapsetmedim. Çünkü biliyorum ki gerçek dava; rozetle büyümez, makamla güçlenmez. Gerçek dava, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alabilenlerin, menfaat yerine milleti seçenlerin ve doğru bildiğinden şaşmayanların omuzlarında yükselir. Bu bir tercih değil, bir duruş meselesidir.
Bugün üzülerek görüyorum ki bazı çevreler ülkücülüğü belli bir yapının içine sıkıştırmaya, hatta onu tekeline almaya çalışıyor. Oysa bu dava; ne bir grubun ne de bir yapının mülküdür. Bu dava, geçmişten bugüne nice fedakârlıklarla taşınmış kutlu bir emanettir. Bu emanet; kişisel hırslara, koltuk hesaplarına ya da günübirlik siyasi çıkarların insafına bırakılmayacak kadar değerlidir.
Ülkücülük benim nazarımda; adaletle yürümek, vicdanla karar vermek, sadakatle bağlı kalmak ve her şartta vatan sevgisini yüreğinde taşımaktır. Eğer bu değerler bir insanda yoksa, bulunduğu yerin hiçbir anlamı yoktur. Ama eğer bu değerler varsa, o insan zaten bulunduğu yerden bağımsız olarak bu davanın bir neferidir.
Unutulmamalıdır ki; isimler değişir, yapılar dönüşür, siyaset gelip geçer. Ama dava baki kalır. Asıl olan, o davayı ne kadar samimiyetle taşıdığımızdır.
Çünkü gerçek olan şudur:
Dava kalpte yaşar…
Tabelalar ise sadece duvarlarda asılı kalır.
