Son yıllarda Türkiye’de en çok tartışılan başlıklardan biri hiç şüphesiz “Kürt sorunu” meselesi. Ancak bu kavramın gerçekten neyi ifade ettiği, ne kadarının gerçek, ne kadarının algı olduğu üzerinde yeterince durulduğunu düşünmüyorum.
Benim kanaatim net: Türkiye’de yıllardır dile getirildiği biçimde bir “Kürt sorunu”ndan söz etmek, meseleyi olduğu gibi tarif etmekten ziyade, onu belli bir çerçevede sunmak anlamına geliyor.
Bugün Türkiye’ye baktığımızda, devletin en üst kademelerinde görev almış, söz sahibi olmuş çok sayıda Kürt kökenli siyasetçi görmek mümkün. Bakanlık yapmış, milletvekilliği görevinde bulunmuş, bürokrasinin önemli noktalarına gelmiş birçok isim var. Bu tablo ortadayken, sistematik bir dışlanma iddiasını tartışmadan kabul etmek ne kadar sağlıklı?
Ekonomik ve sosyal hayat açısından da benzer bir gerçeklik söz konusu. Türkiye’nin dört bir yanında, özellikle batı şehirlerinde yaşayan, yatırım yapan, ticaretle uğraşan binlerce Kürt vatandaş bulunuyor. İstanbul’da, İzmir’de, turizm bölgelerinde iş kuran, büyüyen, istihdam sağlayan çok sayıda insan var. Bu durum, iddia edildiği gibi genel bir baskı ya da dışlanmışlık tablosu ile ne kadar örtüşüyor, sorgulamak gerekir.
Öte yandan devletin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne yönelik yatırımları da göz ardı edilemez. Altyapıdan eğitime, sağlıktan ulaşıma kadar uzun yıllardır bu bölgeye ciddi kaynaklar aktarılmıştır. Hatta zaman zaman bu yatırımların diğer bölgelerden daha yoğun olduğu yönünde eleştiriler bile yapılmaktadır.
Kültürel alanda ise geçmişe kıyasla çok daha serbest bir ortamın oluştuğu açıktır. Kürtçe konuşmak, müzik yapmak, kültürel faaliyetlerde bulunmak artık eskisi gibi tartışma konusu değildir. İnsanlar kimliklerini daha görünür ve daha rahat bir şekilde ifade edebilmektedir.
Tüm bu gelişmelere rağmen hâlâ “Kürt sorunu var” söyleminin ısrarla gündemde tutulması, bana göre meseleyi çözmeye yönelik bir yaklaşım olmaktan ziyade, onu sürekli canlı tutmaya hizmet ediyor. Elbette hiçbir toplum kusursuz değildir. Bireysel mağduriyetler, eksiklikler, hatalar her zaman olabilir. Ancak bu durumları genelleştirerek bir halkın tamamına mal etmek ve bunu kalıcı bir “sorun” başlığı altında toplamak sağlıklı bir yaklaşım değildir.
Benim durduğum yer açık ve nettir:
Bu ülkede Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkesiyle herkes eşit vatandaştır.
Yapılması gereken, ayrışmayı derinleştirmek değil; ortak paydaları güçlendirmektir. Çünkü bu ülke hepimizin. Geleceği de ancak birlikte kurabiliriz.
