Bu söz, bir melodiden ibaret değildir. İçinde hasret vardır, teslimiyet vardır, yakarış vardır. İnsan o ilahiyi duyduğunda bir teneffüs saati değil, bir gönül titreşimi hisseder. Tam da bu yüzden, böyle bir eserin okul zili yapılması ister istemez insanın içinde bir soru işareti bırakıyor.
Bir şey güzel olabilir. Ama her güzel şey her yerde güzel durmaz.
Okul dediğimiz yer kamusal alandır. Farklı inançlardan, farklı düşüncelerden, farklı hayat tarzlarından yüzlerce çocuğun bir arada bulunduğu ortak zemindir. Devletin çatısı altındaki bu alanın mümkün olduğunca nötr, kapsayıcı ve eşit mesafede olması gerekir. Bu, dini değersizleştirmek değildir. Aksine, onu günlük tartışmaların ve gereksiz polemiklerin yıpratıcı alanından korumaktır.
Bir ilahiyi zil sesi yaptığınızda ne olur?
O manevi eser, teneffüse çıkış anonsuna dönüşür. Derinliği olan bir çağrı, rutin bir işaret haline gelir. Çocuk için zil; dersin bittiğini, oyunun başladığını ifade eder. İlahi ise bir iç çağrıdır. Bu iki anlam dünyasını üst üste koyduğunuzda ortaya estetik bir uyumsuzluk çıkar. Maneviyat sıradanlaşma riskiyle karşı karşıya kalır.
Bir başka mesele de niyet meselesidir.
Gerçekten kültürel bir hassasiyet mi söz konusu, yoksa sosyal medyada gündem olma çabası mı? Çağımız görünürlük çağı. Tartışma ne kadar büyürse, isim o kadar duyulur. Eğer inanç üzerinden popülerlik devşirme çabası varsa, işte o zaman mesele daha da ağırlaşır. Çünkü inanç, araç haline getirildiğinde toplumun güven duygusu zedelenir.
Bu tartışma bizi daha geniş bir çerçeveye götürüyor: Laiklik.
Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu laiklik anlayışı, din karşıtlığı değildir. Tam tersine, devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasını garanti altına alan bir güvenlik zırhıdır. Devlet kurumu olan bir okulda da bu hassasiyetin korunması, toplumsal huzurun temelidir. Laiklik; dini hayatı kamusal çatışmalardan uzak tutarak aslında onu korur.
Maneviyat gösterişle değil, derinlikle yaşanır.
Bir ilahi kalpte yankı bulduğunda anlam kazanır. Ama zil sesi olduğunda sıradanlaşır. Belki de asıl soruyu burada sormalıyız:
Değerlerimizi görünür kılmaya çalışırken, onları basitleştiriyor muyuz?
Benim kanaatim şu: Her kutsalın bir yeri vardır. Yeri değiştiğinde anlamı da değişir. Ve bazen en büyük saygı, bir şeyi ait olduğu yerde bırakmaktır.
