Eskiden siyaset başka bir dille yapılırdı…
Bunu kitaplardan değil, yaşayarak gördüm.
Mahalle kahvelerinde insanlar farklı partilere gönül verse de aynı masada çay içerdi. Biri Demirel’i savunurdu, biri Ecevit’i, biri Türkeş’i, biri Erbakan’ı… Sesler yükselirdi ama gönüller kırılmazdı. Tartışma biter, aynı insanlar omuz omuza camiye gider, cenazede saf tutar, düğünde halay çekerdik. Çünkü siyaset bir kimlik değil, sadece bir tercihti.
Rahmetli liderler birbirlerine rakipti ama hasım değildi. Nükteli sözlerin ardında saygı vardı, sert eleştirinin altında bile bir devlet terbiyesi bulunurdu. Meclis kürsüsünde ağır konuşanlar, koridorda karşılaşınca “Geçmiş olsun” demeyi ihmal etmezdi. Çünkü siyasetin de bir adabı vardı.
Biz büyüklerimizden şunu öğrendik: Söz namustur.
Siyasetçi ağzından çıkan kelimenin ağırlığını taşırdı. Kimse kimsenin inancıyla, ailesiyle, ekmeğiyle uğraşmazdı. Eleştiri yapılırdı ama insanın onuruna dokunulmazdı.
Bugün bakıyorum… En kolay harcanan şey söz olmuş.
Oysa söz bozulunca her şey bozulur.
Ekranları açıyorum; bağıranın haklı sayıldığı, hakaretin alkış topladığı bir zamandayız. Komşu komşuya siyasi görüşünden dolayı selam vermez hale geldi. Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirine yabancılaştı. Oysa biz bayramda kapı kapı gezen, farklı düşünen akrabasının elini öpen bir kültürden geliyoruz.
Siyaset millete hizmet kapısıdır, öfke boşaltma yeri değil.
Geçmişte liderler hata da yaptı, tartıştı da… ama hiçbiri devleti kendi hırsının önüne koymadı. Kaybedince düşman ilan etmediler, kazanınca kimseyi ezmediler.
Bugün en çok ihtiyacımız olan şey belki de o eski devlet terbiyesi, o eski insan inceliği…
Ben kendi hayatımdan biliyorum: İnsanlar birbirini dinlemeyi bırakınca evlerin huzuru da kaçar, memleketin de. Nevin Hanım rahmetli derdi ki:
“Dil yarası bıçak yarasından ağırdır.”
Siyasette de böyle… Açılan her yara aslında millete açılıyor.
Keşke yeniden konuşmayı bilsek, dinlemeyi hatırlasak. Farklı düşünsek ama aynı ülkeye ait olduğumuzu unutmasak. Çocuklarımıza kavga dolu meydanlar değil, umut dolu yarınlar bıraksak. Çünkü bu memleket, birbirine sesini değil yüreğini yükselten insanların omuzlarında büyüdü.
Ben bütün bunları düşünürken aklıma hep Nevin Hanım geliyor…
Bana “İsmaaal” diye seslenirdi ya, o seste bile bir terbiye vardı.
“İnsan konuşurken karşısındakinin kalbini düşünmeli” derdi.
Siyaset de ev gibidir; dil sertleşirse huzur kaçar, söz güzelleşirse gönüller yumuşar.
Akşam sofrayı kurarken “Babiş yemek hazır” deyişi hâlâ kulaklarımda…
O cümlede ne siyaset vardı ne kavga — sadece sevgi vardı.
Ülkenin de böyle bir sese ihtiyacı yok mu? İnsanları ayırmayan, aynı sofraya çağıran bir dile…
Nevin Hanım hayatı boyunca kimseyi incitmemeye çalıştı.
“Haklı olsan bile kalp kırma” derdi.
Siyaseti yönetenler de bunu hatırlasa keşke:
Haklı olmak yetmez… insan kalmak gerekir.
Ben bir vatandaş olarak şunu istiyorum:
Bir gün siyaset yeniden edebin, nezaketin ve vicdanın diliyle konuşsun.
O gün geldiğinde kaybeden kimse olmayacak;
kazanan sadece Türkiye olacak.
