Türkiye’de devlet memurluğunda kural nettir.
65 yaşına gelen bir kamu görevlisi için “yaş haddi” uygulanır ve görev sona erer. Bunun gerekçesi de açıktır: Devlet, kamu hizmetinin dinamik, aktif ve sürdürülebilir bir şekilde yürütülmesini ister. Fiziksel ve zihinsel sorumlulukları yüksek olan görevlerde belirli bir yaşın üzeri, verimlilik açısından sınır kabul edilir.
Peki aynı devlet, aynı ülke ve aynı toplum için şu soru akla gelmez mi?
Eğer 65 yaş bir öğretmen, bir doktor, bir mühendis, bir kaymakam, bir polis ya da bir bürokrat için görev yapmanın sınırı olarak görülüyorsa; neden aynı yaş sınırı siyaset için geçerli değildir?
Daha açık soralım:
Bir insan 65 yaşında devlet adına imza atamayacak kadar “yaş haddine” takılıyorsa, nasıl oluyor da aynı kişi milletvekili, hatta Cumhurbaşkanı olabiliyor?
Bu soruyu sormak saygısızlık değildir.
Aksine, demokratik bir toplumda son derece meşru bir sorgulamadır.
Çünkü devlet yönetmek, herhangi bir bürokratik görevden daha hafif bir sorumluluk değildir. Tam tersine; bir milletvekilinin yaptığı kanunlar milyonlarca insanın hayatını etkiler. Bir Cumhurbaşkanının aldığı kararlar ise ülkenin kaderini belirleyebilir.
Eğer yaş kriteri kamu hizmetinde bir ölçü ise, siyasette neden bir ölçü değildir?
İşte burada ortaya çıkan çelişki, toplumun vicdanını rahatsız eden bir tablo ortaya çıkarıyor.
Devlet memuruna diyor ki:
“Sen 65 yaşına geldin, artık dinlenmelisin.”
Ama siyaset sahnesine baktığımızda; 70, 75 hatta 80 yaşındaki insanların ülke yönetiminde aktif rol aldığını görüyoruz.
Elbette mesele yaşlılık düşmanlığı değildir.
Tecrübe son derece kıymetlidir. Bir ömür boyunca biriken bilgi, görgü ve devlet aklı toplum için büyük bir hazinedir.
Ancak mesele denge meselesidir.
Tecrübe ile dinamizm…
Bilgelik ile enerji…
Geçmiş ile gelecek…
Bu üçü arasında sağlıklı bir denge kurulması gerekir.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde bu tartışma yapılmaktadır:
Siyasette yaş sınırı olmalı mı?
Liderler belirli bir yaştan sonra görevi genç kuşaklara bırakmalı mı?
Çünkü siyaset yalnızca geçmişin tecrübesiyle değil, geleceğin vizyonuyla da yapılır.
Bir başka mesele de şudur:
Yaş sınırı sadece devlet memurları için uygulanırken siyasette hiçbir sınırın olmaması, toplumda şu algıyı doğurur:
“Devlette çalışan yorulur da devleti yöneten yorulmaz mı?”
Bu soru bugün birçok insanın zihninde dolaşıyor.
Benzer bir durum sivil toplum kuruluşlarında da görülüyor. Bazı STK’larda başkanlık koltukları adeta ömür boyu süren makamlar haline gelebiliyor. Oysa sivil toplumun ruhu; yenilenmek, gençleşmek ve farklı fikirlerin önünü açmaktır.
Koltuğa yapışmak değil, koltuğu devretmek erdemdir.
Demokrasinin en büyük gücü değişimdir. Değişim olmazsa sistem durağanlaşır. Durağanlaşan sistem ise zamanla toplumun enerjisini tüketir.
Bu nedenle tartışılması gereken asıl mesele şudur:
Eğer devlet memurları için 65 yaş bir sınır olarak kabul ediliyorsa, siyasette de en azından üst düzey görevler için makul bir yaş sınırı tartışması yapılmalı mıdır?
Bu sorunun cevabını siyasetçiler değil, toplum vermelidir.
Çünkü mesele sadece yaş meselesi değildir.
Mesele aynı zamanda adalet ve tutarlılık meselesidir.
Devlet kuralları koyarken herkese eşit mesafede durmalıdır.
Aksi halde vatandaş şu soruyu sormaya devam eder:
65 yaşındaki memur emekli olurken,
65 yaşındaki siyasetçi neden göreve yeni başlıyor?
Bu soru sert olabilir…
Ama sonuna kadar meşrudur.
