Anadolu’nun Değişmeyen Stratejik Önemi
abd’nin Türkiye’yi çevreleme stratejisi: jeopolitik hesaplar ve Türkiye ve istanbul gerçeği,
Büyük devletlerin stratejileri günlük gelişmelerle değil, uzun vadeli jeopolitik hesaplarla şekillenir. Haritalar değişir, ittifaklar dönüşür, fakat bazı merkezler vardır ki yüzyıllardır aynı önemi taşımaya devam eder. İşte o merkezlerden biri hiç şüphesiz Anadolu ve İstanbul’dur.
İstanbul yalnızca bir şehir değildir. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazların kontrolü, dünya ticaret yolları ve askeri dengeler açısından bu şehri küresel jeopolitiğin kilit noktalarından biri haline getirmiştir. Tarih boyunca İstanbul’u kontrol eden güçlerin bölgesel dengelerde söz sahibi olduğu bilinen bir gerçektir. İstanbul eski romanın kalbidir Hristiyanların 500 yıllık hasret gözyaşıdır. Anadolu sadece bir coğrafya değil, Anadolu dünyanın en verimli topraklarıdır su kaynaklarıdır. Üç kıtanın beşiğidir.
20.yüzyılın başında Anadolu’yu parçalamayı hedefleyen Sèvr anlaşması bu stratejik düşüncenin en açık örneklerinden biriydi. Ancak Türk milletinin Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde verdiği Kurtuluş Savaşı ve ardından imzalanan lozan anlaşması, bu planı tarihin sayfalarına gömdü.
Fakat Anadolu da ki jeopolitik değer ve emperyalistlerin parçalama arzusu hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz kalmayacaktır. Yöntemler değişir, araçlar değişir; ancak stratejik hedefler çoğu zaman farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkar.
Bugün Türkiye’nin çevresine bakıldığında dikkat çekici bir askeri tablo görülmektedir. ABD’nin doğrudan veya NATO çerçevesinde kullandığı askeri üsler, Akdeniz’den Irak’a, Suriye’den Ege’ye ve Kafkasya’ya kadar uzanan geniş bir hatta konuşlandırılmış durumdadır. Bu konuşlandırmaların temel amacı SERV acısıdır.
Türkiye içinde NATO kapsamında faaliyet gösteren İncirlik Hava Üssü ve Kürecik Radar Üssü, uzun yıllardır ABD’nin Ortadoğu stratejisinde önemli rol oynayan tesislerdir. Birleşmiş millletler adına sivil toplum örgütleri görünümlü Anadolu da cirit atan ajanlarda bu bu arzunun bir paydaşıdır. 1950 lerden bu yana Türkiye de gerçekleştirilen her olağan dışı olayda bu ajanlar ve casuslara hizmet edenlerin parmakları vardır.
Türkiye’nin güneyinde ise Irak ve Suriye hattında konuşlu askeri noktalar dikkat çekmektedir. Irak’taki Al Asad Airbase ve Erbil Air Base, Suriye’deki Al-Tanf Garrison bölgedeki operasyonel hareketliliğin merkezlerinden biridir. Bu merkezlerde konuşlanmış kuvvetler her fırsatta Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit etme küstahlığından asla geri durmamıştır.
Doğu Akdeniz’de ise Souda Bay Naval Base ve RAF Akrotiri gibi üsler bölgedeki hava ve deniz operasyonlarının kilit noktaları olarak öne çıkmaktadır. Yunanistan’da son yıllarda genişletilen Alexandroupoli Military Port ve Larissa Air Base gibi tesisler de Türkiye sınırına yakın askeri yoğunlaşmanın arttığını göstermektedir. Bu yoğunlaşma belli bir amaca hizmet etmektedir. Bu amaç şartlar tüm şartlar olgunlaştığında Türkiye’nin aleyhinde kullanılacak şekilde dizayn edilmektedir.
Bu tabloya yalnızca askeri tesislerin listesi olarak bakmak eksik olur. Çünkü bu yapı bazı stratejistler tarafından “Türkiye çevresinde oluşan bir güvenlik kuşağı”, bazıları tarafından ise “jeopolitik çevreleme” olarak yorumlanmaktadır.
Ortadoğu’da süregelen tartışmaların bir diğer boyutu ise bölgenin siyasi haritasına ilişkin projelerdir. Zaman zaman Batılı strateji raporlarında veya siyasi tartışmalarda farklı etnik kimliklerin yaşadığı bölgelerde bağımsız ya da özerk bir siyasi yapı oluşturulması gibi senaryolar gündeme gelmektedir. Bu tür projeler, Türkiye dâhil bölgedeki birçok ülke tarafından ciddi güvenlik riski olarak değerlendirilmektedir.
Benzer şekilde İsrail siyasetinde veya bazı dini-ideolojik çevrelerde açıkça talep edilmekle birlikte “tarihsel topraklar” veya “vaat edilmiş topraklar” Mezopotamya coğrafyasına kadar uzandığı yönünde yorumlar yapılmaktadır. Bu tür söylemler çoğu zaman resmi devlet politikası olmaktan ziyade ideolojik tartışmalar olsa da, bölge ülkelerinde ciddi endişelere yol açmaktadır. Ayrıca bölgede 20 yıldır değiştirilen tüm dengeler bu hedefe hizmet etmektedir.
İngiltere, abd ve İsrail başta olmak üzere birçok ülkenin hayali durumundaki bölgede oluşturulacak olası bir kukla özer devlet yaratma politikası uğrunda suriye ırak iran Türkiye de harita düzenleme arzusu tehlikenin boyutlarını açıkça göstermektedir.
Buna ek olarak zaman zaman uluslararası siyasette sembolik ve tartışmalı söylemler de gündeme gelebilmektedir. Örneğin 25 mart 2025 de başpiskopos Tramp’a Türkiye ve istanbulu işaret ederek ondan KONSTANTİNOPOLİS ( İSTANBUL) istemesi, Türkiye’de jeopolitik hassasiyetleri artıran konular arasında yer almaktadır. Bu tür ifadeler resmi politikaları yansıtmasa bile tarihsel hafızayı canlı tuttuğu için dikkatle takip edilmektedir.
Tüm bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan gerçek şudur: Türkiye yalnızca bir ülke değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin kesişim noktasında bulunan büyük bir jeopolitik merkezdir.
Enerji hatları, ticaret koridorları, boğazların kontrolü ve üç kıtanın kesişim noktasındaki konumu Türkiye’yi küresel stratejik hesapların merkezine yerleştirmektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele yalnızca bölgesel krizler değildir. Asıl mesele, bu krizlerin arkasındaki büyük jeopolitik rekabeti doğru okuyabilmektir.
Tarih boyunca Anadolu’yu hedef alan planlar yalnızca askeri güçle değil, aynı zamanda siyasi projeler ve jeopolitik stratejilerle şekillenmiştir. Ancak aynı tarih bize başka bir gerçeği daha göstermektedir: Bu coğrafyada güçlü kalabilen devletler yalnızca askeri kapasiteye sahip olanlar değil, aynı zamanda jeopolitiği doğru okuyabilen devletler olmuştur.
Bugün Türkiye’nin en büyük gücü yalnızca askeri kapasitesi değil; jeopolitik konumu, devlet geleneği ve tarihsel tecrübesidir.
Ve unutulmamalıdır ki abd-israil içine düştüğü İran bataklığı Türkiye ve bölge ülkeleri için hatta avrupa için bir fırsattır. Dünyanın sahibi gibi demeçler veren ve hadsiz davranışlarıyla dünyayı tehdit edenler bedel ödeyeceği bir hatanın içine düşmüştür. Bu hatada onları hazin bir son beklemektedir.
Mevcut durum bir fırsattır. İran’ın kendisine yapılan zorbalığa karşı göstermiş olduğu direnç yukarıda saydığımız, ülkemiz için tehlike oluşturan tüm riskli üslerin hareket alanını zayıflatmaktadır. Bu durum tam anlamıyla bir faciadır. Bu coğrafyadan çekilmedir. Bu çekilme beraberinde uzun bir süre geri dönüşü de engellemedir.
Türk devlet aklı olayları iyi okumalı ve tarafsızlığını menfaatleri doğrultusunda korumalıdır.
